Ekim devrimi…

Aralık 5, 2009

Bu devrim, Baidou’nun işaret ettiği gibi, sömürülen yoksulların bütün bir insanlık tarihindeki ilk başarılı isyanıydı. Onlar, yeni toplumun dayanak düzeyindeki üyeleriydiler, standartları onlar belirledi. Bütün hiyerarşik düzenlere karşı, eşitlikçi evrensellik doğrudan iktidara geldi. Devrim kendi dengesini yeni bir toplumsal düzende kurdu, yeni bir dünya yaratıldı ve akla hayale sığmayan düzeydeki ekonomik ve askeri basınç ve tecrit koşullarında mucizevi bir şekilde ayakta kaldı. Gerçekten de bu zihinsel güneşin görkemli bir doğuşuydu. Düşünen varlıkların hepsi bu dönemi alkışladı.

Bu ayrım, Trotskiy ile Stalin arasındaki nihai farklılıktır. Stalin’de “öldüğünü bilmeyen” yersiz bir ruh olarak, iktidarın bir aygıtı işlevi görmesi için suni bir biçimde hayatta tutulan Lenin “ebediyete kadar yaşamaktadır”. Trotskiy’de ise ölü Lenin, yaşamaya Joe Hill gibi devam eder, nerede aynı idea için mücadele eden insan varsa, orada yaşamayı sürdürür.

Slavoj Zizek

(Trotskiy’in “Terörizm ve Komünizm” kitabına yazdığı önsözden)


Medyayı okuyup yazmak üzerine…

Kasım 24, 2009

Sonunda devlet de, dizginlerini saldığı medyanın zıvanadan çıktığına ikna olmuş olacak ki “medya okuryazarlığı” kavramına pek bir önem verir oldu. Artık ilköğretim döneminde verilen derslerle insanlarımız medyayı “okuyup yazmayı” öğrenecek. Tabii ki bu eğitim sadece çocuklarla sınırlanmayacak, çeşitli araçlarla yetişkinler de bu sürece dahil edilecek. Böylece insanlarımız büyüyünce yurttaşlaşacak, medya tarafından verilen mesajları olduğu gibi kabul etmeyecek, “farkındalık” sahibi modern bireyler olacak. Kısaca devletimiz ağızlara pelesenk olmuş “millet izliyor ki televole var kardeşim” tartışmasını bilimsel yöntemlerle çözme derdine düştü.
Bilimsel çevrelerde oldukça ciddi tartışmalara neden olan, buna bağlı olarak hakkında kesin vargılara varılamayan bu kavramın ülkemizde kesin çözüm getiren bir ilaç gibi sunulması da ayrı bir sorun. Görülen her yerinden eleştirilebilecek ülkemiz medyası üzerinden, pratik örneklerle bu girişimin sınırlarını çizmek gerekiyor.

Yazının devamını oku »


Kapital’in mangası

Kasım 12, 2009

daskapital.standardKarl Marx’ın Kapital isimli eseriyle ilgili bilinen bir hikaye vardır: 1800′lerin sonunda Kapital’in Rusça çevirisi çarlığın sansür kuruluna gönderilir. Kurul Kapital için; sakıncalıdır, ancak halkın anlayamayacağı kadar karışık bir kitap olduğu için yayınlanabilir, kararını verir ve Kapital Rusça basılıp, dağıtılır. Rusça Kapital çok okundu mu, anlaşıldı mı, onu bilemiyoruz. Ancak Rusya’da 1917 Ekim Devrimi’yle işçilerin iktidarı aldığını göz önüne alırsak, kurulun öngördüğü gibi hiç anlaşılmadığını söyleyemeyiz.

Kapitalist üretim ve yeniden üretim tarzının işleyiş yasalarını anlatan Kapital’i okumak bugün de çok zor görülmekte. Bu yapıta korkulu gözlerle bakılmakta. İşte bunu yenebilmek, Kapital’e keyifli bir ön okuma yaratabilmek için Japon East Press şirketi tarafından üretilen Kapital’in manga (Japon çizgi roman türü) tarzında uyarlamalarının ilk cildi Yordam Kitap tarafından Türkçe’ye çevrildi. Aslında Manga Kapital’e uyarlama demek zor. Çünkü bu kitapta Kapital’de yazılanların çizgisel karşılığı yok. Bir peynircinin patronlaşması öyküsü etrafında, Kapital’deki tanımlar, terimler bilimsel değil romantik bir üslupla açımlanıyor.

Kitaptaki kahramanlar, küçük peynir üreticisi Heinrich, onun patron olma hırsıyla yanıp tutuşan oğlu Robin, Robin’i fabrika açmaya ikna etmeye çalışan yatırımcı Daniel, Robin’in aşık olduğu zengin kızı Anny, parasızlıktan fahişelik yapmak zorunda kalan Robin’in çocukluk arkadaşı Helena ve Robin’in fabrikasında çalışan işçi Karl. Yazının devamını oku »


Ahlak üzerine

Kasım 12, 2009

Ahlak, din vesilesiyle yer yüzüne indirildiği düşünülen bir yapı olsa da, asıl ortaya çıkışı sınıflı toplumların ortaya çıkışına rastlar. İlk sınıflı toplum olan köleci topluluklarda, efendilerin kölelerin hayatlarının bütününe yaptıkları müdahaleler zaman içinde, köleler için bir kurallar bütününü doğurdu. Bu kurallar bütünü hiç kuşkusuz ahlaktı. Efendiler tarafından yazılan ve efendilerin muaf olduğu bir ahlak.

Feodal ilişkilerin yaygınlaşmasıyla, sömürülenlerin üzerinde, daha güçlü bir kılıç sallanmaya başladı, o da Orta Çağ karanlığını yaratan dindi. Egemenlerin “ahlakıyla” çelişmeyen, ancak daha katı kural ve cezalara bağlanmış karanlık, koskoca bir kurum. Artık egemenler üstünlüklerini sahip oldukları maddi ayrıcalıklardan değil, tanrıdan alıyordu. Sömürücülere başkaldırmak, tanrıyı tanımamaktı. Bunun sonu da ölüm zindanlarında aklın almadığı işkencelerle yok edilmekti. İnsanlık buna başkaldırdı. “Aydınlanmayı” başlattı. Sekülerlik, akılcılık Batı toplumlarına egemen oldu. Tarihte ilk defa insanın özneleştirilmesinden bahsediliyordu. Ancak kapitalizmle beraber insan yeniden nesneleştirildi, varlığına yabancılaştırıldı. Aydınlanma başarılamayan bir proje olarak tarihin çöplüğüne değil, burjuva ideologları tarafından manipüle edilerek, kapitalizmin kutsal kitaplarının sayfalarına gönderildi. Ve o günden bugüne yeni bir ahlak oluşturuldu. Yüzyıllar sonra ahlak, işlevinden bir şey kaybetmemişti. Günümüzde ahlakın ve ahlakçılığın belli başlı işlevleri için Ünsal Oskay’ın “Paranoid bir bilgilenme biçimi: Ahlakçılık” makalesi üzerinden şu çıkarsamalar yapılabilir:

Yazının devamını oku »


Evliliğin dramı

Kasım 12, 2009

“Evliliğin dramı, kadına vaat ettiği mutluluğu sağlamaz,mutlulukla ilgili bir güvence de yoktur. Evlilik kadını sakat bırakır, ister istemez onu sürekli yinelemeye ve alışkanlığa götürür. Kadın hayatının ilk yirmi yılı olağanüstü hareketli geçer. Kadın; aybaşı hali, cinsellik, annelik deneyimlerini yaşar, dünyayı ve yazgısını keşfeder. Yirmi yılın sonunda bir yuvanın hanımı olarak sonsuza dek bir adama bağlı, kucağında bir çocuk. İşte hayat temelli bitmiştir. Gerçek eylemler, gerçek iş, erkeğe özgüdür. Kadının yalnızca insanı çok bitkin düşüren, ama asla tatmin etmeyen uğraşları vardır.”"….evliliğin ilkesi, edebe aykırıdır; çünkü evlilik, irade dışı bir gönül bağının üzerine kurulmak zorunda olan bir ilişkiyi, hak ve ödevlere dönüştürmektedir.”
Simone de Beauvoir – İkinci Cins


İsyan mümkündür!

Haziran 22, 2009

28727000İran’da günlerdir, seçim sonuçlarına itirazları ciddiye alınmayan, bu nedenle en dolayımsız tepki şeklini seçenler devletin kolluk güçleriyle çatışıyor. Gazetelerin aktardığına bakılırsa seçimlerden bugüne dek 25 kişi bu olaylarda yaşamını yitirmiş. Yüzlerce yaralı var.

Komşu iki ülke olmamıza rağmen bu olaylar konusunda Türkiye’de çok az şey biliniyor. Musevi’nin meramı, programı; onu destekleyenlerin meramları ve sınıfsal konumları; ABD’nin bu çatışmadaki tavrı noktalarında açıklayıcı bilgi ve haberlere ulaşmak çok zor. Hal böyle olunca çatışmaları, ölen insanları anlamsız gözlerle izlemek zorunda kalıyoruz. Bugüne kadar İran’da iktidar karşıtı her hareketi amerikancılıkla suçlamaya alışkın bünyelerimiz, Musevi’nin amerikancı olduğunun “henüz” ortaya çıkmaması nedeniyle bir hayli rahatsız.

Eksik bilgiyle de olsa İran’daki bu sürece baktığımızda bizi sevindirebilen 2 noktayı sayabiliriz sanırım.

Birincisi, analizlere bakarak söylebileceğimiz, mevcut hükümete karşı hareketlenmeyi sağlayan en önemli faktörlerden birisinin ekonomik sebepler olması. Özellikle son dört yılda artan işsizlik ve pahalılık, İranlıları hükümetin alternatifini aramaya yöneltmiş olmalı. Dünyanın dört bir köşesinde krizin bedelini omuzlarından atmaya çalışan mülksüzlerin mücadelesinin İran’da da ortaya çıkmasının koşulları oluşuyor demektir.

Yazının devamını oku »


Küçük ve vicdan…

Mayıs 25, 2009

sabahattin+aliBir kez daha Yalçın Küçük tartışmasıyla ilgili bir şeyler yazmaya gerek duydum. Çünkü, yazılarını okudukça hayretler içerisinde kaldığım Küçük’ü, yıllardır aklıselim diye bildiğimiz aydınların savunması daha da hayret verici. Şebeke, Tekelistan, Tekeliyet dizileriyle ülkemizdeki yahudi avcılığına farklı bir lezzet katan Küçük’ü, Musa’nın Torunları gibi komplo kitapların pıtrak gibi ortalığı sarmasından sorumlu tutmayacağız da ne yapacağız? Kanal 7′nin Türkan Saylan’ın cenazesi sonrası Teşvikiye Camii’nde cenaze namazı kıldıran imamların aslında haham olduğunu iddia eden haberler yapmasında bu komplocu zihniyetin suçu sizce de fazla değil mi?

Sungur Savran’ın yerinde bir tespitle, Yalçın Küçük’ü “sosyal kontgerillacı” olarak nitelediği yazısına “cevap” veren Yüksel Akkaya, yazısının temelini vicdan üzerine kuruyordu. Savran’ın eleştirisini vicdansızlık olarak nitelendiren Akkaya, “Evet… Bütün mesele biraz da budur. Sol’dan olan önce vicdanlı olmak. Vicdansızdan solcu çıkmaz. Solun tarihi vicdansızlığa karşılık üzerine kuruludur. Solcu, dünü, bugünü, yarını düşünecek, vicdanlı düşünecek; dar, kan davalı, kindar, rövanşist olarak değil; emekçiden, ezilenden, yoksuldan yana olandan yana duranlarla yürümeye çalışacak; sevse de sevmese de…” diyordu. Yazının devamını oku »


Hakkari’de 23 nisan başkadır!

Nisan 24, 2009

490-274

23 Nisan devletin iki yüzlülüğünü bir kez daha ortaya çıkardı. “Çocuk bayramında” stadyumlara doldurdukları çocuklara okuttukları resmi ideoloji saçmalıklarıyla, çocuk sevgisi mizansenleri düzenleyen devlet, kürt çocuklarına olan sevgisini dipçik, gaz, tazyikli su ile gösterdi. Bu sevgi gösterisi o kadar açık ve şiddetliydi ki, “kürt karşıtı propaganda” sorumlusu burjuva basın bile, bunları haber yapmak zorunda kaldı.

Polise taş atmak suçundan 6 yıla kadar hapis cezasına çarptırılan, bedenlerine yaşadıkları yıl sayısından fazla kurşun sıkılan Kürt çocuklarının kafası bu sefer dipçikle ezilmeye çalışılıyordu. Çocuğun başını ezen dipçiği tutan el, kendini bilmez bir polisin değil, devletin eliydi. O el uğur’u öldüren eldi.

Zulme karşı direniş dünyanın belki de en “ama”sız, en meşru olgusudur. Bu olgu evrenseldir. Bu nedenle Yunanistan’da polise molotof atan elle, Diyarbakır’da taş atan elin de aynı el olduğunu unutmamalıyız.

(Duyarlığı için Eleştirel Günlük‘e teşekkürler)


Bu öykülerin aktörü İstanbul

Nisan 19, 2009

fft5_mf156524

Nil Tezer / Radikal Kitap

Kara İstanbul’un ilk sayfasını çevirdiğiniz andan itibaren bir Beyoğlu’nun arka sokaklarına, bir Bebek sahiline, bir Altunizade’ye uzanıyorsunuz. Hem de öyle böyle değil, bir öykünün içinde, onun rüzgârıyla kâh savrulup kâh ürpererek bu güzelim şehre başka gözle bakmaya başlıyorsunuz. Kara İstanbul, kulağınıza fısıldayıp sizi çağırıyor… ABD’deki başarılı bağımsız yayıncılardan olan Akashic Books’un dâhiyane bir fikirle çıkarmaya başladığı ‘Noir’ serisinin en güzel kitaplarından biri olan Kara İstanbul, ABD’de ve Türkiye’de eşzamanlı olarak yayımlandı. Yayınevinden aldığımız bilgiye göre, sırada Kara Manhattan, Kara Brooklyn ve Kara Londra var.

Edebiyatın arka sokağı ‘Noir’ türünde, anlatıcı genellikle dedektif değil suçlu, kurban ya da suçla organik bağı olan bir karakter. Bu bakımdan, klasik polisiyelerden daha karanlık ve daha cazip bir yanı var ‘Noir’ın. Kara İstanbul da edebiyatımızda nadir görülen bu türü anlamak için şahane bir fırsat. On altı yazarın elinden çıkmış on altı farklı öyküyle suçun, gizemin, katil ya da kurban psikolojisinin ne kadar çeşitli olabileceğini görüyorsunuz.

Kitabın bölüm başlıkları da içindeki öyküler kadar meydan okuyucu: Şehvet ve İntikam, Sınırları Zorlamak, Haddini Aşmak, Karanlık Kıyılarda, Kuytu Köşelerde, Acı ve İhtilaf. Yazının devamını oku »


Küçük’ü savunmak!

Nisan 15, 2009

yalcinkucukkapak1Bir süredir Mavi Defter sitesinde Yalçın Küçük’le ilgili bir tartışma yürümekte. Tartışmanın bir tarafında Sungur Savran, diğer tarafında Yüksel Akkaya mevcut. İşin özünde de Sungur Savran’ın Yalçın Küçük’ü “sosyal kontgerillacı” olarak nitelemesi ve buna karşın Yüksel Akkaya’nın Küçük’ü “sosyalist ve devrimci vicdan” adına sahiplenmesi var.

Geçmiş yıllarda sosyalist sola “birtakım katkılar” yaptığından bahsedilebilecek Yalçın Küçük’ün son 10 yıllık süreçte bırakın referans alınmayı ciddiye alınacak bir duruşu olmadığı herkesin malumu. Kim Küçük’ün yazdığı son 10 kitabın bilimsel ve siyasi açıdan “değerli” olduğunu iddia edebilir ki. Kapı kapı sabetayist arayan Küçük tabii ki ciddi yazarların değil Soner Yalçın gibi adamların yanında anılacaktır. Ayrıca sabetayizm takıntısı bilime, sosyalizme saldırıdır. Marksizme karşı küfürdür.

SSCB tapınmacılığından TSK tapınmacılığına atlayan Küçük için Hazreti Brejnev, Büyükanıt hazretleri olmuş zaman içinde. Ama Küçük SSCB’den direk TSK’ya atlamamış, arada Kürt hareketine de uğramış. Maoculuktan, Atatürkçülüğe, TSK’cılığa dolaşıp duran Doğu Perinçek’i bu omurgasızlığı nedeniyle eleştirenler neden Yalçın Küçük’ü eleştirmiyorlar? Ya da tersinden neden “Doğu Perinçek’in sosyalizme yararı olmuştur” demiyorlar?

Yalçın Küçük’ün geçmişte sola çok katkısı olmuş demek de tartışmalıdır. Somut olarak şu söylenebilir ki, Yalçın Küçük’ün “sol” adına bu ülkeye kazandırdığı tek şey ülkenin bölünmez bütünlüğünü koruyup, cumhuriyeti ilelebet yaşatma amacında olan bir “komünist” partisidir. Yazının devamını oku »


etik üzerine…

Nisan 13, 2009

badiou Özellikle Nazizm sonrasında yeni bir kimliğe bürünen etik kavramı, günümüz dünyasına gelinene değin düşün alanında gitgide daha fazla yer kapladı. Her şeyden önce insan hakları alanıyla bağlantılı olarak önümüze gelen bu kavram, tıp, medya, hukuk vb. alanlarda da sık sık tartışma konusu oluyor.

Söz konusu tartışmalarda genellikle neyin etiğe uyduğu, neyin uymadığı, şu ya da bu tikel alanın etiğinin nasıl olması gerektiği üzerinde duruluyor. Ama etik kavramının kendisi sorgulanmıyor, sorgulansa dahi ürkekçe dokundurmaların ardından Kant’a kadar uzanan bir dizi referans vermekle yetiniliyor. Peki bunun ötesine geçilebilir mi? Alain Badiou bunu amaçlıyor. Badiou, aralarında başarılı oyun ve romanların da bulunduğu yirmiden fazla kitabın yazarı. Paris’te bulunan Ecole Normale Supérieure ve Collège International de Philosophie’de felsefe dersleri vermenin yanı sıra, matematikten sanata, radikal siyasete kadar pek çok alanda uğraş vermekte.

1993 yılında yazdığı  Etik adlı eseriyle, hümanizme saygıda kusur etmeyen tüm çağdaş düşünürlerle bir hesaplaşmaya girişir yazar. Etiğin Öteki ile ilgili olduğu yolundaki adeta evrensel sayılan savı reddederek, “Ötekini tanımaya dayalı her türlü etik hüküm kesinlikle terk edilmelidir,” der. Çünkü ona göre gerçek etik, ancak özgül bir durum içinde ve ayrıştırıcı olmakla birlikte esasen farklılıklara karşı kayıtsız olan, ötekinin kendisiyle, öteki olarak ötekiyle “ilgilenmeyen” özneler içeren koşullarda ortaya çıkabilir. Günümüzdeki insan hakları etiği anlayışını tüm ikiyüzlülüğü içinde gözler önüne sererken bu anlayışın felsefi arkaplanında duran Kant’ın konumunu da irdeler.

Yazının devamını oku »


şiir

Aralık 21, 2008

inananlar, beklemek için kalacaklar,

inanmayanlar, yola devam edecekler,

karanlık, hepsini göz önünden süpürünceye

ve gece, önümüzde kara uykulu bir duvar örünceye kadar.

dua edenler de dua etmekten yorulacaklar,

çünkü eller mum değil – ağrısız yanamazlar,

çünkü dudaklar yel değil – sözsüz homurdanamazlar.

yürüyor yalnız yol, yalnız yol yürümektedir.

biz bir toz bulutuyuz

gökleri istiyoruz.

Guntars Godins


Evet şenlik, ama nasıl?

Eylül 8, 2008

Umut Kocagöz’ün mavidefter.org’da yayınlanan “Şenliğe davet” başlıklı yazısı kafamda birçok soru işareti oluşturdu. Bu soru işaretlerinin gösterdiği yoldan bir cevap yazma gereği duydum. Barışarock hakkındaki düşüncelerimi yazmadan önce şunu söylemeliyim ki, Umut Kocagöz’ün bahsettiği “tek tip solcu” anlayışından yeterince uzak olduğumu düşünüyorum. Bu tek tipçiliğin düşüncemizin özünde bulunan “özgürlük” şiarına aykırı olduğu kanısındayım. Solu farz ve sünnetlerle tanımlayanlardan birçok kişi gibi ben de rahatsızım. Ancak “ilkesizlik”ten de aynı derecede rahatsız olunmalı.

Barışarock’ın Barış’ı
Barışarock, Coca Cola’nın rock festivali düzenlemesine karşı refleks olarak ortaya çıkan bir projeydi. Ancak bu “barış”ın çok havada kaldığı aşikar. Sadece duygusal nedenlerle, 68 ve Woodstock sempatisiyle barış diye haykırmak günümüzde yetersizdir. Çünkü Kocagöz’ün de belirttiği gibi savaş üreten bir sistem olan kapitalizmde kuru bir barıştan yana olmak; ABD emperyalizminin Ortadoğu topraklarında başlattığı sürekli savaş döneminde emperyalizme karşı savaşan halkların direnişlerini “barışsever”lik nedeniyle desteklememek apolitikliktir. Barışarock’ın havasına ve kitlesine bakıldığında “savaşma seviş” sloganıyla  özdeşleşen bu apolitiklik açıkça görülmektedir.

Yazının devamını oku »


Sanat ve politika

Ağustos 29, 2008

29 Ağustos tarihli Radikal Kitap’ta A. Ömer Türkeş’in Jose Saramago’nun Görmek adlı kitabıyla ilgili eleştiri yazısındaki bir bölüm, hassas bir konu olan politika ve sanat ilişkisine dair önemli tespitler içeriyor. O bölümü olduğu gibi aktarıyorum:

Siyasi kelimesiyle toplumsal hayatı birlikte örgütlenme biçimleri ve bunun beraberinde getirdiği iktidar ilişkileri kastediliyorsa eğer, edebiyat kuramına siyaset sokmaya hiç gerek yok. Çünkü bu anlamıyla siyaset edebiyatın her zaman içindedir. Çünkü edebiyat insan hayatlarıyla ilgilenir; o hayatı bütün zenginliği ve çeşitliliği ile sergiler. Yazarlarsa zorunlu olarak anlamlarla  uğraşırlar, anlamları açıklar, sergiler, temsil ederler. İnsani anlam, değer, dil, duygu ve deneyimlerle ilgilenen her insani faaliyet, “insan bireylerinin ve toplumlarının doğasına dair daha geniş, daha kapsamlı inançlarla, iktidar ve cinsellik sorunlarıyla, geçmiş tarihe dair yorumlarla, bugünün farklı versiyonlarıyla ve geleceğe dönük umutlarla  kaçınılmaz olarak hesaplaşacaktır.”

Yazının devamını oku »


Blog ve kitle iletişimi

Ağustos 26, 2008

Web günlüğü (blog) iletişim/kültür alanında insanlığa bir şeyler katar mı ya da standartlaşmanın basit bir elemanı mı olur? Bu blogu kafamda bu soruyla açıyorum. Blog hakkında konuşmadan önce bu standartlaşma üzerine bir iki kelam etmek gerekir sanırım.

Şekillendirici medya

Bugün medyanın (ya da kitle iletişim araçlarının), kitlelere sadece bilgi ve haber ileten bir kurum olduğunu düşünmek sanırım kimsenin kolay düşmeyeceği bir yanılgıdır. Haber ve bilgi iletimi bu kurum üzerinden yapılır, bu doğru, ancak bu haber ve bilgi aktarımının biçimlendirilmiş, tekdüze şekilde ve bilgilendirme amacı aşılarak yapıldığını kavradığımızda, medyanın, Wright Mills’in dediği gibi “dolaysız bilgi edinilebilecek yaşam dönemlerine de yön vermekte olduğunu” anlarız. Bu kurum olgu ve olayların tanımını kodlayarak okuyucu/izleyicilerine göndermekte, okuyucu/izleyiciler için bu tanımlar gerçek hayatta karşılığı farklı olmasına rağmen etkileyiciliğini sürdürmektedir(örneğin bu kurum tarafından yıllardır gösterilen “ideal kadın vücudu” mesajı toplumda bir saplantı haline gelmiş, birçok insan zayıflama uğruna ciddi hastalıklar geçirmiştir. Bu durumun saplantı halini alması günümüzde de devam etmektedir).

Yazının devamını oku »